İletişim, duygu, düşünce ya da bilgilerin her türlü yolla başkalarına aktarılmasıysa, iletişimin olduğu her yerde etkileşim, etkileşimin de olduğu her yerde iletişim vardır. İletişim ve etkileşim bir birinden ayrılmayan iki olgudur.
Etkileşim içerisinde olunan nesneler de canlılar da, iletişim dünyasına girmektedirler. Nesneler iletişimlerde yer alan araçlardır. Canlılar ise iletişimlerin hedefini oluşturmaktadırlar. Karşı karşıya gelen iki kişi arasındaki ilk etkileşim, iletişim sürecinin önemli bir belirleyicisidir. Bu etkiyi yaratan faktörler, karşılaşılan kişinin beden dilinden, kullandığı sözcüklere, kişinin taşıdığı tüm aksesuarlardan, içinde bulunduğu fiziksel ortama kadar geniş bir dağılım göstermektedir.
Ahmet Yatkın’a göre empati ya da başka bir deyişle duygu sezisi psikolojik bir terimdir. Empati insanın, diğer insanların gerçekliğini, nasıl algıladıkları ve nasıl yorumladıkları, bu gerçekliğe ilişkin kendi görüşlerinden vazgeçmeksizin anlama yetisidir.
Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Üstün Dökmen’e göre empati tanımı üç temel ögeden oluşmaktadır:
Empati kurmak istenilen kişinin rolüne girmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakılmalıdır. İngilizce’de empatiyi anlatmak için, “olaylara karşımızdaki kişinin ayakkabılarını giyerek bakmamız gerekir” özdeyişi kullanılmaktadır.
Empati kurmuş sayılmak için, karşıdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamak gereklidir. Karşıdakinin yalnızca duygularını ya da yalnızca düşüncelerini anlamış olmak yeterli değildir.
Empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi davranışı empati ögelerinden biridir. Karşıdaki kişinin duyguları ve düşünceleri tam olarak anlaşılsa bile, eğer anlaşılan ona ifade edilmezse empati kurma süreci tamamlamış sayılmaz.
Empati, iletişimde bulunan kişinin söylediklerinin değerlendirmesini yapmadan sorununu ve neler hissettiğini anlamaya yönelik bir çabadır. Herhangi bir olay, kavram ya da durumla ilgili olarak kişinin kendisini başkalarının yerine koyup onlar gibi değerlendirilmesi, başkalarının gözüyle bakabilme yeteneğidir.
Empati, iletişimde bulunulan kişiye anlayışla ve özenle yaklaşmayı öngörmektedir. İnsanların duygu ve sezisine (empati) dayalı bir iletişim kurulabiliyorsa onların güdülenimlerini ve geçmiş deneyimlerini, o anki duygu ve tutumlarını, gelecek için umutlarını ve beklentilerini daha iyi anlayacak ortam yaratılması mümkün olmaktadır. Bu durumda kişi kendisini karşısındakinin yerine koyacak ve kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi karşısındaki kişi için de yapmayacak, kendisi için isteyebileceği her şeyi de karşısındakiler için isteyecektir. Bu yeti, kişilerin iletişimlerini daha iyi düzenlemelerine olanak vermektedir. Bu anlamda insanın duygu-sezisel yetilerini arttırması başarılı iletişimci olmanın ön koşullarından biridir.
İletişimde bulunan tarafı anlamaya dayanan empatinin geliştirilmesi, kişiler arasındaki ilişkilere olumlu yatırımlar sağlamaktadır. Böylece kişi empati ile karşısındaki kişiyle iyi ilişkiler, iletişimler gerçekleştirmek için sağlam temeller atmaktadır.
Karşısındaki kişiyi anlamaya yönelik empatik görme ve dinleme davranışı sonucunda kişi, duygu ve yaşam yönüyle bir anlamda karşısındaki kişi olmaktadır. Böyle bir durum psikolojik anlamda kişilerin var olma, anlaşılma, olduğu gibi kabul edilip, onaylanma, geçerli kılınma ve değerlerinin bilinmesine yol açarak, iyileştirici bir etki yapar.[1]
Empati geliştirme, kişilerin başkalarına karşı duyarlılığı yanında kendine duyarlılığını da geliştirmeye yol açmaktadır.
Tüm bu faktörlerin bileşkesi algılayan kişide bir yer bulmakta ve o çerçevede yorumlanmaktadır. Algılayanın kişisel özellikleri ve toplumsal normlarıyla kalıplaşmış olan yargılar, etkileşim verilerine bağlı olarak iletişimin ilk anında bir karar verdirir ve karşısındaki kişiyle ilgili olarak zihnine olumlu ya da olumsuz bir etiket yapıştırmaktadır.
Her iletişim durumu, kaynakla hedefin karşılıklı bağımlılığı demektir. Bu karşılıklı bağımlılığın tanımsal ve fiziksel, etki-tepki, empati (başkasını anlama yeteneği) ve etkileşim gibi birbirleriyle ilişkili dört düzeyinden söz edilebilmektedir.[2]
Kaynakla hedef arasında empati düzeyinde bağımlılığı iki ayrı görüşe göre ele almak mümkündür. Bunlardan birine göre, insan başkalarını kendisine göre değerlendirmektedir.[3] Bir başka deyişle, karşısındakinin davranışlarını, sözlerini/iletilerini kendisi aynı koşullarda nasıl davranıyorsa, düşünüyorsa, duyuyorsa öyle anlamlandırmaktadır. Buna içten dışa doğru değerlendirme ve yorumlama da denmektedir.
Diğer bir görüşe göre, başkasını tanıma ve anlama insanın kendisini onun yerin koymasıyla (role taking) gerçekleşmektedir. Onun ne duyabileceğini, ne düşünebileceğini, kendi davranışlarını onun “gözüyle görmeye” onun koşullarına göre değerlendirmeye çalışmaktır.[4]
İnsanlara empatik tepki vermenin başlıca iki yolu vardır: Yüz ve beden kullanılarak ya da sözlü olarak anlaşıldığını ifade etmek. Empatik tepki vermenin en etkili yolu bu ikisini birden kullanmaktır.[5]
Empati, sadece kendisiyle empati kurulana yararı olan bir etkinlik değildir. Empati, empatiyi kuran kişi için de önemlidir. Empatik becerileri ve eğilimleri yüksek olan, bu yüzden de diğer insanlara yardım eden kişilerin, çevreleri tarafından sevilme ihtimalleri artmaktadır.[6]
İletişimin gerçek bir etkileşim süreci olabilmesi, iletişimde taraf olanların bu iki empati biçimini de birlikte ve karşılıklı olarak gerçekleştirmelerine bağlıdır. Bu düzeyde bir iletişim ve etkileşim insanlar arası ilişkilerde bir hedef, bir idealdir. Çünkü, paylaşma, bütünleşme ve uyum içinde davranma anlamında etkileşim çok sık başarılabilinen bir olgu değildir.
Kişilerarası iletişimde alıcı, mesajı algıladığını kaynağa geri bildirim yoluyla iletebilmektedir. Anladığını geri bildirime başvurarak belirten kişi, aynı zamanda iyi bir dinleyicidir. Dinleme, genel anlayışın tersine edilgin olmaktan çok etkin bir süreçtir. Alman filozof Goethe’ye göre, konuşmak bir gereksinim, dinlemek ise bir sanattır. Normal bir insanın 24 saatlik bir süreçteki iletişim etkinliklerinin yüzde 45’ini dinlemek, yüzde 30’unu konuşmak, yüzde 16’sını okumak ve yüzde 9’unu da yazmak oluşturmaktadır.[7]
Dinlemek, anlamaya yönelik gönüllü bir çabayı gerektirmektedir. Aktif dinlemede sıklıkla kullanılması gereken geri bildirimin amacı karşıdakini anlamaktır. Kişiye söylenenleri bir başka biçimde dile getirip karşısındakine göndermesi gerekmektedir. Böylelikle anlaşıldığının bilincine varan kişi ile arasında olumlu ve derinlikli bir ilişki kurma olanağı doğmaktadır. Aktif dinleme, iletişimde bulunulan kişiye akıl vermek, yol göstermek ya da onu eleştirmek değildir. Bir kişiye köklü çözümleri kendinin bulması yönünde yardım edilirse gerçek bir katkı yapılmaktadır. Bu bağlamda empati kavramının önemini vurgulamak gerekmektedir. Empati ya da bir başka deyişle duygu sezisi, psikolojik bir terim olarak, insanın, diğer insanların gerçekliğini (herhangi bir iletişimsel gerçekliği de) nasıl algıladıkları ve yorumladıklarını, bu gerçekliğe ilişkin kendi görüşünden vazgeçmeksizin anlama yetisi olarak belirtilmektedir. Aktif dinlemenin bir sonucu olan duygu-sezisel (empatik) dinleme, iletişimde bulunulan kişinin söylediklerinin değerlendirmesini yapmadan sorununu ve neler hissettiğini anlamaya yönelik bir çabadır. İletişim kurarken karşıdaki insanın iletiimi kurana benzemediğini, düşüncelerinin, yaşam görüşlerinin, tepkilerinin ve duygularının tümüyle diğerinden farklı olduğunu önceden kabul etmek gerekmektedir.
Empati iletişimde olunan kişiye anlayışla ve özenle yaklaşmayı öngörmektedir. İnsanlarla duygu sezisine (empati) dayalı bir ilişki kuruluyorsa, onların güdümleme ve geçmiş deneyimleri, o anki duyguları ve tutumları, gelecek için umutları ve beklentileri daha iyi anlaşılmaktadır.
Dinlemek önemsenmektir. Kendini dinletebilme çabası, dinlemeyi bilmeyenlere yönelik iletişimsel bir savaştır.
ABD Başkanı Bill Clinton Türkiye’ye geldiğinde bir “pop star” gibi karşılanmasında kuşkusuz kitlelerle kurduğu temasın önemi göz ardı edilmemektedir. Medyatik bir yıldız gibi karşılanan Clinton’a hayranlarının yoğun ilgisi vardı. İngiltere Başbakanı Tony Blair’in danışmanı Dennis Kavanagh bunun bir tür empati (touchy feeling) olduğunu söylemektedir. Clinton, insanlara dokunmakta, onlara yakın olduğu izlenimini uyandırmaktadır. “Erkan Bebeği” kucağına alması ve bu pozuyla medyaya yansıması hep bu tür davranış biçiminden kaynaklanmaktadır. Bu davranış modeli Blair’de de görülmektedir. Blair de kendisini sıradan bir insan olarak göstermektedir. Kavanagh’a göre bu bir tür kendini satma tekniği, halka ‘ben de sizin gibiyim’ mesajını verme taktiğidir. Dennis Kavanagh, televizyonun rolüne dikkati çekmektedir:
“Karşılarındaki ile göz teması kuran insanlar televizyonda da çok başarılı oluyor. Karşısındaki kişiyle, bir kahve masasında sohbet ediyormuş gibi davranıyor, konuşuyor. İnsanlarda onlar için konuşuyormuş hissini uyandırıyor. Clinton ve Blair göz teması kurmada çok başarılı iki isimdir mesela. Reagan da böyleydi. Ama o zaten bir aktördü. Thatcher böyle değildi örneğin. Thatcher bugün başarılı olur muydu bilemiyorum. Herşey değişiyor çünkü..
Bir liderin kendini satmasında stil de çok önemlidir. Performans tek başına yeterli değildir çünkü. Başarılı bir lider her iki niteliği de taşımalıdır. Yakın tarihin başarılı liderleri Churchill, Roosevelt, De Gaulle hiç televizyonda görülmediler. Onların sesleri radyodaydı yalnızca.”[8]
Empatinin yanısıra etkileşim için önemli anahtarlardan biri de pozitif yaklaşmak ve tebessümdür. Bu her tür iletişim için geçerli bir davranış modelidir. Diplomaside de olaylara pozitif ve güleryüzlü bir yaklaşımla, gergin olmayan bir ortamda müzakerelere başlamak her zaman masaya avantajlı oturmanın bir yoludur. 1989 Nobel Barış Ödülü sahibi ve Tibet’in sürgündeki lideeri Dalai Lama, gelmiş geçmiş en iyi diplomata taş çıkartacak manevralarla Tibet’in davasını dünyaya serilemiştir. Dalai Lama, konuyla ilgili görüşlerini şöyle dile getirmektedir:
“Size birşey söyleyeyim. Ben dostları seviyorum ve daha fazla dostum olsun istiyorum. Ben gülümsemeleri seviyorum. Bazı gülümsemeler alaycıdır. Bazı gülümsemeler ise sahte, diplomatik gülümsemeler de denir bunlara. Bu gülümsemeler tatminkar değildir, ama korku ve şüphe uyandırırlar. Gerçek bir gülümseme istiyorsak, önce gülümsemenin gelmesi için gerekli altyapıyı hazırlamamız gerekir.”[9]
Burada aslında Dalai Lama’nın demek istediği iki şey vardır; karşıdan doğru bir hareketin gelmesi için önce onun altyapısını hazırlamamız gerekmektedir. Ayrıca sahte gülümsemeleri bir diplomatik gülümseme olarak tanımlayan Dalai Lama’ya göre sahtekar ve diplomat sözcükleri eşdeğerdedir. Dolayısıyla, diplomasi onun kafasında bir negatif algı olarak yer etmiş bulunmaktadır. Bu düşünce biçimi sadece Dalai Lama’ya ait olmadığı için, diplomasiye “yalan söyleme sanatı” da denmiştir.
Dr. Zehra Güngör
[1] Doğan Cücenoğlu, İyi Düşün Doğru Karar Ver. İstanbul: Sistem Yayıncılık, 1993. s.306
[2] D.K.Berlo, The Process of Communication. New York: Holt, Rinehart and Winston, Inc., 1960, s. 108-131 Aktaran Merih Zıllıoğlu, İletişim Nedir?. İstanbul: Cem Yayınevi, Ekim 1996, s. 288.
[3] S.Asch, Social Psychology. New Jersey: Printice Hall, 1952, s. 139-169 Aktaran Merih Zıllıoğlu, İletişim Nedir?. İstanbul: Cem Yayınevi, Ekim 1996, s. 214.
[4] G.H.Mead, Mind, Self and Society. Chicago: University of Chicago Press, 1934, s.23 Aktaran Merih Zıllıoğlu, İletişim Nedir?. İstanbul: Cem Yayınevi, Ekim 1996, s. 289.
[5] Dökmen, s.138
[6] Dökmen, s.147
[7] İlker Bıçakçı, İletişim ve Halkla İlişkiler– Eleştirel Bir Yaklaşım-. 3. Baskı. Ankara: MediaCat Kitapları, 2000, s.38
[8] Ekranı İyi Kullanan Lider Başarılı Olur, Vatan, 20 Ekim 2002
[9] Dalai Lama, A Policy of Kindness. Ithaca, NY USA: Snow Lion Publications, 1990, s.125